DEVLETİN DİNİ OLUR MU?

Devlet bir kurumdur. Kurumların dini olmaz, insanların dini olur. Devlet namaz kılmaz, oruç tutmaz ve ahiretle ilgili bir endişe taşımaz. Sırf devletin değil, hiçbir kurumun dininden bahsedilemez. 

Öte yandan devleti veya bir kurumu idare edenler, kendi inanç ve düşüncelerini idarelerine yansıtabilirler. Bu doğal bir durumdur. Müslümanların hakim olduğu devlete islam devleti, hırıstiyanların hakim olduğu devlete de hırıstiyan devleti denmesi bundandır. Doğal olmayan, idarecilerin halkı kendileri gibi inanmaya zorlamalarıdır. İşte din devleti veya ideolojik devlet böyle doğar. Bir inancı zorla değiştirmek mümkün olmadığından,  böyle yerlerde iç çekişmelerin, baskı ve zulümlerin sonu gelmez

Dinin özü imandır. İmanın bulunduğu yer de insanın iç dünyasıdır (kalbidir). İnsan burada alabildiğine hürdür. Hiçbir inanç, insana zorla kabul ettirilemez. En baskıcı rejimler dahi bunu başaramazlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Dinde zorlama olmaz. Doğru ile eğri birbirinden iyice ayrılmıştır. Kim azgınları tanımaz, Allah’a inanırsa, kopması imkansız en sağlam kulpa yapışmış olur. Allah işitir, bilir..” (Bakara 2/256)

Bu sebeple müslümanlar kimseyi müslüman olmaya veya müslüman gibi davranmaya zorlayamazlar; tam tersine herkese inandığı gibi yaşama imkânı verirler. Bu böyle olduğu için müslümanların devleti, din devleti yani teokratik devlet olamaz. Onlar, insanları Allah adına değil, kendi adlarına yönetirler. İyi yöneten sevap kazanır. Kötü yöneten ise onun sorumluluğunu üstlenir.

Türkiye’de din deyince İslam anlaşılır. Bu dinin bir peygamberi, bir de Kitabı vardır. Müslüman olmak isteyen, o peygamberin gösterdiği ve bu Kitab’ın bildirdiği gibi inanır ve yaşar. Yani Kur’an’a uyar.

Bir de Kur’an’ı kendilerine uyduranlar vardır. Bunlar, hem diledikleri gibi yaşamak hem de müslüman  sayılmak isterler. Onun için kendilerine uymayan ayet ve hadislerin bir kısmını eski çağlarla ilgili görüp yürürlükten kalkmış sayarlar, bir kısmını da farklı yorumlarlar. Böylece hayatla dini barıştırmış, dine çağdaş bir yorum getirmiş olduklarını düşünürler.

Kur’an’ı kendine uydurmaya çalışmanın doğru olmadığını onlar da bildiğinden içlerini rahatlatmak için destekçiler ararlar. Yaptıklarını onaylayanları veya ses çıkarmayanları öne çıkarır, diğerlerini geri iterler. Devlet adına ya da bir kurum veya kuruluş adına konuştukları havasını vererek güçlü görünmek isterler. Bu yanlış bir yoldur. Çünkü din konusunda kim konuşursa konuşsun kendi adına konuşur.

Din devleti demek doğru olmadığı gibi dinsiz devlet demek de doğru değildir. Dindarlık veya dinsizlik sadece insanlarla ilgili bir kavramdır. Bu sebeple hiç kimse, din konusunda devlete ait bir kurum veya kuruluş adına konuşamaz. Çünkü bu kurum ve kuruluşlar, aynı inanca mensup kişilerin oluşturduğu bir dinî cemaat değildir. Dinî bir konuda bunlar adına konuşan kişi, kendi inancını o kurum veya kuruluşlara mensup kişilerin inancı gibi göstermiş olur ki, buna kimsenin hakkı yoktur.

Devletin vatandaşı ile ilişkisi dinî veya ideolojik boyutta değil, adalet boyutunda olmalıdır. Devletin temel görevi, adaleti, iç ve dış güvenliği sağlamak, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerine engel olan şeyleri ortadan kaldırmaktır.

Devlet baskısı ile inanmış gözükenler vücuda alınmış mikrop gibi olur, güçlü hale gelince hastalık yaparlar.

İnançlarına baskı yapılmayanlar da vücuda yapılmış aşı gibi ülkeyi koruma görevini üstlenirler. Osmanlı devletindeki azınlıkların kendilerini azınlık değil, devletin şerefli bir vatandaşı saymaları çok önemliydi.

Devlet güneş gibi olmalıdır. Güneş nasıl müslüman, hırıstiyan, yahudi, zengin, fakir ve ırk ayırımı yapmadan herkese aynı mesafede ise devlet de vatandaşlarına karşı hep aynı mesafede durmalıdır.