DÜNYAYA HAKİM OLMAK İSTİYORSAK…

Bugün Yahudilerin ve Evangelistlerin vaadedilmiş topraklar diye nitelendirdikleri bölge, Ömer r.a zamanından itibaren müslümanların eline geçmiş olan bölgedir. Müslüman olan Yahudiler de bu nimetten istifade etmişlerdir. Allah Teâlâ Yahudilere şunları söylemiştir:

Ey İsrailoğulları! Size ettiğim iyilikleri aklınızdan çıkarmayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun.

Sizin yanınızda olanı (Tevrat’ı) tasdik eder özellikte indirdiğime (Kur’ân’a) inanın. Onu görmezlikte direnenlerin ilki olmayın!  Âyetlerimizi geçici bir çıkara karşılık satmayın! Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun!

Hakkı, bâtıl kılığına sokmayın; bile bile hakkı gizlemeyin! “ (Bakara 2/40-43)

Allah Teala bize, dünya hakimiyetini vaad etmiş ve şöyle demiştir:

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ

“Dinini bütün dinlere hâkim kılmak için Elçisini bu Rehberle (Kur’an ile), gerçek din  ile gönderen O’dur. Allah’ı ikinci sıraya koyanların (müşriklerin) hoşlarına gitmese de bu hakimiyet gerçekleşecektir.” (Tevbe 9/33)

Nebîmizin (s.a.v) şöyle dediği rivayet edilir:

إِنَّ اللهَ زَوَى لِي الْأَرْضَ، فَرَأَيْتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا، وَإِنَّ أُمَّتِي سَيَبْلُغُ مُلْكُهَا مَا زُوِيَ لِي مِنْهَا

“Allah, doğusuyla batısıyla tüm yeryüzünü karşıma getirdi. Ümmetimin hâkimiyeti, bana gösterilen her yere ulaşacaktır.” (Müslim, 19-2889)

Yahudi, Hıristiyan, Zerdüşt, Sabii, Brahman, Budist ve geçmişinde bir nebi bulunan bütün dinlerin inanç esaslarından biri, gelecek resule inanmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ  .فَمَن تَوَلَّى بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ .

“Allah nebîlerinin her birinden kesin söz aldığında şöyle demiştir: “Size Kitap ve hikmet veririm de elinizde olanı tasdik eden bir resul/bir kitap[1] gelirse kesinlikle ona inanacaksınız ve destek olacaksınız. Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır yükü (ısr’ı[2]) yüklendiniz mi?”. Onlar: “Kabul ettik” demişlerdir. Allah: “Siz buna şahit olun, sizinle beraber ben de şahidim” demiştir. Bundan sonra sözünden dönen olursa onlar yoldan çıkmışlardır.” (Al-i İmrân 3/81-82)

Allah Teâlâ, Kur’an’ı görmezlikde direnen ehl-i kitaba şöyle seslenmiştir:

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ . يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ .

“Ey Ehl-i Kitap! Gerçeği gördüğünüz halde Allah’ın âyetlerini ne diye örtüyorsunuz? Ey Ehl-i Kitap! Gerçeği neden gerçek dışı gibi gösteriyor, bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” (Al-i İmran 69-71)

Ehl-i Kitap, suçlu olduğunu bildiği için en çok korktuğu kesim müslümanlardır. Onların ne birbirlerine ne de antlaşmalı oldukları toplumlara güvenebilirler. Nebîmiz Benî Kaynuka’yı Medine’den çıkarırken diğer Yahudilerin sesi çıkmadığı gibi onunla antlaşmalı olan münafıkların da sesi çıkmadı. Aynı şey Benî Nadîr ve Benî Kurayza’nın çıkarılmasında da yaşandı. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

أَلَمْ تَر إِلَى الَّذِينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لِإِخْوَانِهِمُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلَا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَدًا أَبَدًا وَإِن قُوتِلْتُمْ لَنَنصُرَنَّكُمْ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ . لَئِنْ أُخْرِجُوا لَا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ وَلَئِن قُوتِلُوا لَا يَنصُرُونَهُمْ وَلَئِن نَّصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنصَرُونَ. لَأَنتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِم مِّنَ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَفْقَهُونَ. لَا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعًا إِلَّا فِي قُرًى مُّحَصَّنَةٍ أَوْ مِن وَرَاء جُدُرٍ بَأْسُهُمْ بَيْنَهُمْ شَدِيدٌ تَحْسَبُهُمْ جَمِيعًا وَقُلُوبُهُمْ شَتَّى ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَعْقِلُونَ.

“Münafıklık (ikiyüzlülük) edenleri hiç görmedin mi; Ehl-i Kitaptan ayetleri görmezlikte direnen kardeşlerine şöyle diyorlar: “Buradan siz çıkarılırsanız biz de sizinle çıkarız; sizin karşınızda yer alan kimseye boyun eğmeyiz. Sizinle çatışmaya girilirse kesinlikle yanınızda oluruz.” Allah şahittir ki onlar yalancı kimselerdir. Onlar çıkarılsalar, bunlar onlarla beraber çıkmazlar. Onlarla çatışmaya girilse yanlarında yer almazlar. Yanlarında yer alsalar geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine de kimse yardım etmez.

(Ehl-i Kitabın) Sizden duydukları korku, Allah korkusundan daha güçlü bir şekilde içlerini titretir. Çünkü onlar, anlayışsız bir topluluktur. Onlar, surla çevrili yerlerde veya duvarların arkasında olmadıkça size karşı toplu halde savaşmazlar. Kendi aralarında birbirlerine güçlü baskılar yaparlar. Onları birlikte sanırsın ama gönülleri farklı farklıdır. Bu, akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarından dolayıdır.” (Haşr 59/11-14)

لَن يَضُرُّوكُمْ إِلاَّ أَذًى وَإِن يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الأَدُبَارَ ثُمَّ لاَ يُنصَرُونَ

“Onların yoldan çıkanları size sıkıntıdan başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar, gerisin geri dönüp kaçarlar. Sonra yardım da görmezler.” (Al-i İmran 3/111)

DÜNYA HÂKİMİYETİNİN OLMAZSA OLMAZLARI

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ فَرِيقًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ يَرُدُّوكُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ . وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنتُمْ تُتْلَى عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ وَمَن يَعْتَصِم بِاللّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ  . يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ. وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ. وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ . وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ .

“Ey inanıp güvenenler! Kendilerine kitap verilenlerin bir kesimine gönüllü olarak boyun eğerseniz, inanıp güvendikten sonra sizi âyetleri görmeyecek hale getirirler (kâfir yaparlar).

Size Allah’ın âyetleri okunurken ve Allah’ın resulü/kitabı[3] içinizdeyken nasıl olur da âyetleri görmezlikte direnirsiniz? Kim Allah’a (O’nun kitabına) sıkı sarılırsa doğru yola kabul edilir.

Ey inanıp güvenenler! Allah’tan, nasıl çekinmek gerekiyorsa öğle çekinin. Son nefesinize kadar Allah’a teslim olmaya devam edin! Allah’ın ipine (Kur’ân’a) hep beraber sıkı sarılın, ondan ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini aklınızdan çıkarmayın. Bir zamanlar aranızda düşmanlıklar vardı; Allah, kalplerinizi birbirine ısındırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarındaydınız, sizi oradan O kurtardı. Allah, âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.

İçinizde (insanları) iyiliğe çağıran, marufa uyulmasını isteyen ve münker[4]‘den men eden bir topluluk bulunsun. İşte böyle toplumlar, umduklarına kavuşacak olanlardır.

Kendilerine o açık belgeler geldikten sonra onlardan uzak duran ve ihtilaf çıkaranlar gibi olmayın. Onları bekleyen büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran 3/100-105)

[1] Resul (رسول) kelimesine “gönderilen şey” anlamı da verilebilir. Çünkü bir bilgiyi iletmek için gönderilen kişiye resul dendiği gibi onunla gönderilen bilgiye de resul denir. (Müfredat) Bilgi daha önemli olduğundan Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Muhammed sadece elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (Âl-i İmrân 3/144) Allah’ın son nebîsi öldüğü için resul kelimesine, yerine göre elçi veya Allah’ın gönderdiği kitap anlamını vermek gerekir.

[2] Isr, üstlenilen ağır bir görev (Lisan’ul-Arab), gelen yeni nebîye inanma görevidir. İlgili âyetlerden biri şöyledir: “Yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları bu elçiye, bu ümmi Nebîye uyanlar… O, onlara iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar. Temiz ve lezzetli şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Isr’larını ve üzerlerindeki bağları kaldırıp atar. Ona inanan, onu destekleyen, ona yardım eden ve onunla birlikte indirilen nûra uyanlar umduklarına kavuşurlar.” (A’raf 7/157)

[3]Resul (رسول) kelimesine “gönderilen” anlamı verilebilir. (Âl-i İmrân 3/81. âyetin dipnotuna bkz.

[4] Maruf, Kur’ân’a uygun olan bilgidir, zıddı münkerdir.