KUR’AN’A GÖRE DEVLET YÖNETİMİ İLKELERİ

Kur’an’ın devlet yönetimi ile ilgili kuralları evrenseldir. Bunlar her türlü rejimde savunulabilir. Onların yokluğu huzursuzluğa ve kargaşaya yol açar. Onlara doğrudan karşı çıkmak insanı güç duruma sokar. Bu kurallara uyan her sistem, ideal bir devlet sistemi haline gelir. Şimdi bunlardan bir kaçını teokrasi ile mukayeseli olarak görelim.

Adalet

Kur’an, bir ön şart koymaksızın adil olmayı emreder. Bu sebeple yöneticiler, din, ırk, yaş, cinsiyet ve sosyal konum vs. ayırımı yapmaksızın herkese adil davranmakla yükümlüdür. Bu konudaki emirler kesindir.

Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder; hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. Belki tutarsınız diye size öğüt verir. (Nahl 16/90

Allah zorbalara boyun eğmeyenleri ödüllendireceğini bildirmektedir.

Zorbalardan, onlara içtenlikle boyun eğmekten kaçınıp Allah’a yönelenler varya, İşte bu müjde onlaradır. Kullarımı müjdele. (Zümer 39/17)

Teokraside adalet olmaz. Çünkü bu sistemde kamu yararına uygun yönetenler Tanrı’nın hakimiyetinin gerçek örnekleri, adaletsizce ve diktatörce yönetenler de Tanrı tarafından insanları günahkarlıklarından dolayı cezalandırmak için görevlendirilmiş kişiler olarak algılanırlar. Böyle bir yönetimde adalet aramak boşuna olur.

Özgürlük

Dinin hür iradeyle seçilmesi Allah’ın değişmez yasasıdır. Bu sebeple bütün peygamberler hürriyet konusu üstünde titizlikle durmuşlardır. İnsanlara; “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” demelerinin anlamı budur. Çünkü İbadet sözlükte taat anlamına gelir. Taat boyun eğmek demektir, daha çok “emre uymak ve izinden gitmek.” anlamında kullanılır. Türkçede buna kulluk ve kölelik denir.

“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin” demek, Allah’tan başkasına kul-köle olmayın, demektir. Bu sebeple teokratik sistem, peygamberlerin bu ortak isteklerine aykırıdır. Çünkü bu sistem insanları yöneticilere köle etmektedir.

Burada inanç ve ibadet hürriyeti ile inandığı gibi yaşama hürriyeti, özel önem kazanmaktadır.

İnanç ve ibadet özgürlüğü

Dinin özü imandır. İmanın temeli de onu içten kabul etmek, yani kalp ile tasdiktir. Kalpteki tasdiki bir o kişi, bir de Allah bilir. Orası insanın en hür olduğu yerdir. Bu sebeple hiç kimse bir inancı kabule veya inkara zorlanamaz. Çünkü bu, insan fıtratına aykırıdır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Dinde zorlama olmaz. Doğru ile eğri birbirinden iyice ayrılmıştır. Kim azgınları tanımaz, Allah’a inanırsa, kopması imkansız en sağlam kulpa yapışmış olur. Allah işitir, bilir..” (Bakara 2/256)

İnsanlar ibadete de zorlanamaz. Çünkü ibadet için niyet gerekir. Niyet, bir şeye içten karar vermektir. “Ameller niyetlere göredir.” Bir ibadetin ne maksatla yapıldığını, tam olarak bir o ibadeti yapan bir de Allah bilir. Niyetsiz ibadet yapılamadığından zorla ibadet olmaz. Birisine zorla namaz kıldırılabilir ama niyet etmezse namaz kılmamış, boşuna yatmış kalkmış olur. Bu da bir şeye yaramaz.

Bir kimsenin müslüman olması için bir tören yapılmasına gerek yoktur. İnanılması gereken şeylere içten inandı mı müslüman olur. Ama hırıstiyanlıkta dine kabul, vaftiz töreniyle olur. Böyle bir tören kişiyi, onu dine kabul edenlerin manevi baskısı altında bırakır. İnsanları dine kabul yetkisini Allah Hz. Muhammed’e bile vermemiştir. O, şöyle buyurur:

“Sen, sevdiğini yola getiremezsin, ama Allah, dilediğini yola getirir. Yola gelecekleri en iyi o bilir.”  (Kasas 28/56)

İnandığı gibi yaşama özgürlüğü

İnanç bir kalp işi olduğu için inanç hürriyetini tanımanın veya tanımamanın bir anlamı yoktur. Ancak din hürriyetinden bahsedilebilir. Din deyince, o dinin bütün emir ve yasakları anlaşılır. Bunun daha açık ifadesi, inandığı gibi yaşama hürriyetidir.

Devletin vatandaşı ile ilişkisi dinî veya ideolojik boyutta değil, adalet boyutunda olur. Müslümanların devlet geleneğinde, insanların inandığı gibi yaşamaları sağlanmış ve inançlara hakaret fırsatı verilmemiştir. Mesela Osmanlı, meyhane açmayı ve domuz yetiştirmeyi müslüman kesime yasaklarken hırıstıyanlara serbest bırakmıştır. Çünkü onların inançlarına göre bunlar günah değildir.

Bu anlayış, İspanya’dan kaçan yahudilere kucak açmamıza ve onlara huzurlu bir hayat sağlamamıza sebep olmuştur. Onlar bunun hatırasına Türkiye’de 500. Yıl Vakfı’nı kurmuşlardır.   

Aklın kullanılması

Akıl insanı hayvandan ayırır. İnsan arzularını dizginleyebilirse gelişim olur. Arzular öne çıkarsa düşünceler, bakışlar ve anlayışlar değişir.

Kur’an daima aklı kullanmaya çağırır. Kur’an’da akıl kelimesi geçmez onun yerine 16 yerde lübb’ün çoğulu olan  elbâb geçer. Lübb, lekesiz saf akıl anlamına gelir. Çünkü şartlanmış, menfaatlerinin ve beklentilerinin esiri olmuş kişiler de akıllıdır ama onlar akıllarını gereği gibi kullanamazlar. Kullansalar bile çıkan sonuca güven duyup bağlanamazlar. Onların akılları lekeli ve bulanıktır. Öncelikle aklı, arzuların esiri olmaktan kurtarmak gerekir.

Kur’an’da akıl kökünden türetilmiş olup aklı kullanma anlamındaki kelimeler 48 yerde geçer. Bunlardan biri şöyledir:

“Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üstüne bırakır.” (Yunus 10/100)

Teokratik sistem, vatandaşın aklını kullanmamasını ve bir şeye karışmamasını ister. Jean Calvin’in şu ifadeleri bunu açık bir şekilde göstermektedir:

“Fertler kamu ile ilgili konularda kendilerini yetkili görmemeli, devlet işlerine karışmamalı, yöneticilerin yetkisine giren işlere burunlarını sokmamalı ve genel olarak kamuyu ilgilendiren herhangi bir girişime kalkışmamalıdırlar. Kamu düzeninde düzeltilmesi gerekli olan bir bozukluk varsa kargaşa çıkarmamalı, ellerinin bağlı olduğu bir işe kendilerini sokmamalıdırlar. Bu alanda eli kolu bağlı olmayan tek kişi yöneticidir.”

Buna karşılık Kur’an, insanın etrafında olup bitenlerle ilgilenmesini, yanlış davranışlara karşı çıkmasını ister. Kur’an’da, İsrailoğullarından inkar edenlerin, Hz. Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlendikleri ve bunun sebeplerinden birinin şu olduğu açıklanır:

“Onlar birbirlerinin işledikleri fenalıklara engel olmazlardı. Yapmış oldukları şey ne kötü idi!” (Maide 5/79)

Hz. Muhammed de şöyle der: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Ona da gücü yetmezse içten içe karşı çıksın. Bu imanın en zayıf olanıdır.”

Yalnız Allah’tan Korkmak

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“İnsanlardan korkmayın, benden korkun, ayetlerimi hiçbir değerle değiştirmeyin.”  (Maide 5/44)

“Eğer inanıyorsanız bilin ki asıl korkmanız gereken Allah’tır.”  (Tevbe 9/13)

Teokrasi, yöneticiden korkulmasını ister. Jean Calvin’in sözleri şöyledir: “Ülkenin babası, halkının çobanı, barışın koruyucusu, adaletin başkanı, suçsuzların savunucusu olan yöneticinin gücünü kabul etmeyen kişi haklı olarak deli sayılmalıdır.” Demek ki bu sistemde yöneticiden korkmayan ve onun gücünü kabul etmeyen deli damgası yer.

Yanlışa Karşı Çıkmak

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“İçinizde iyiliğe çağıran bir öncüler grubu bulunsun. Doğruyu emretsinler ve uygunsuzluğa engel olsunlar. İşte böyle toplumlar düzlüğe çıkar.” (Al-i İmran 3/104)

Firavun Mısır’da güçlü bir krallık kurmuştu. Halkını köle yerine koyar, onlar da ona baş eğerlerdi. Allah bunu kınamış ve  şöyle buyurmuştur:

“Musa’yı belgelerimizle ve açık bir yetki ile göndermiştik,

Firavun’a ve adamlarına… Ama onlar Firavun’un buyruğuna uydular; oysa Firavun’un buyruğu doğruyu göstermiyordu.”  (Hud 11/96-97)

Bir kişi, Hz. Muhammed’e sordu:

“- Hangi cihad daha değerlidir?

Dedi ki, ” Zalim sultanın yanında söylenen doğru söz.”

Teokrasi, yetkililerin zalimliğini Allah’ın halkı cezalandırması sayarak kutsamaktadır. Böyle bir sistem zalim sultanın yanında söylenecek her doğru sözü yanlış sayar. Çünkü bu sistemde yetkililerin yaptığı her şey doğru, onlara karşı çıkmak yanlıştır. Jean Calvin’in şöyle diyor:

“.. Karakterleri ne olursa olsun, bu saygıyı, hatta bu dindarca bağlılığı bütün yöneticilerimize sonuna kadar göstermek zorundayız… Bundan itaatin adil yöneticilere gösterileceği sonucunu çıkarıyorsanız yanlış düşünüyorsunuz.  …Eğer bir vahşi tarafından zalimce işkence görürsek, eğer haris ve lükse düşkün biri tarafından doymak bilmez bir şekilde soyulacak olursak, eğer bir tembel tarafından ihmal edilecek olursak, eğer kısacası doğruluğumuz yüzünden dine ve kutsal şeylere saygısız olan bir prens tarafından eza görecek olursak ilk önce işlediğimiz günahları hatırlayalım, çünkü Tanrı, şüphesizdir ki karşımıza çıkan bu kötülüklerle bizi cezalandırmaktadır. Böylelikle boyun eğiş bizi sabırsızlığımızdan kurtaracaktır. Ve düşünelim ki bu kötülükleri tedavi etmek bizim üstümüze düşmez. Bizim üstümüze düşen tek şey, bütün kralların yürek ve yönsemeleri elinde olan Tanrı’nın yardımını istemektir.”

Kur’an’a göre bir kimsenin etkili ve yetkili bir makamda olması onun doğru davrancağı anlamına gelmez. Yanlış davranan kim olursa olsun, onun bu davranışı onaylanamaz.

Güçlü kral Firavun Hz. Musa’ya karşı halkına şöyle demişti:

” Ey kavmim! Mısır’ın hakimiyeti bende değil mi? Bu nehirler benim topraklarımın içinde akmıyor mu? Görmez misiniz?”

“Yoksa ben şundan, daha ne demek istediğini bile açıklayamayan şu alçaktan iyi değil miyim?” (Zuhruf 43/51-52)

Firavun dedi: “Bırakın beni Musa’yı öldüreyim; o da Rabbini çağırsın bakalım. Çünkü korkarım o, sizin dininizi değiştirir veya bu toprakta karışıklık çıkarır.”

Musa şöyle dedi: “İşte ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım. Hesap gününe inanmayan her kibirlinin şerrinden.” (Mümin 40/26-27)

Çünkü Hz. Musa, gereken her uyarıyı yapmış, ama Firavun bu uyarılara zulmünü artırarak cevap vermişti.

Bütün bunlar, siyasi çalışmalara katılıp yanlış davranışlara engel olmak için elden geleni yapmayı zorunlu kılar. Ama teokratik sistem bunu kabul etmez.

Sonuç

Kur’an’ın emrettiği bir devlet düzeni yoktur. İslamın evrensel ve zamanüstü olması da bunu gerekli kılmaktadır. Kur’an devletlerden, bir takım evrensel isteklerde bulunur. Bunların bir kısmı yukarıda belirtilmiştir. Onlar öyle şeylerdir ki, hiçbir toplum bunlardan vazgeçemez. Hiç bir idare de bu konuda mücadele eden insanları doğrudan karşısına alamaz Bu da İslamın her zaman ve her yerde yaşanabilmesine imkan verir.

İslam bilginlerinin siyasi otoriteden bekledikleri görevler şöyle özetlenebilir: “Siyasi otorite kanunları uygular, cezaları infaz eder, toplumun ihtiyaçlarını giderir, askeri donatır, vergi toplar, zorbaları, soyguncuları ve eşkiyayı dize getirir. İnsanlara, inandıkları gibi yaşama hürriyetini sağlar. Adliye teşkilatının aksamadan ve serbestçe çalışmasını temin eder. Gelir ve servet dağılımının dengeli olması için tedbirler alır. Korunmaya muhtaç çocukların ihtiyaçlarının tabii ortam içinde karşılanabimesi için gerekeni yapar. Yoksullara destekte bulunur.”